Rahmetli Mustafa Sungur ağabeyin de iştirak ettiği Yemen sempozyumu çok renkli sahnelere vesile olmuştu. Onlardan sadece bir numune olsun diye bir haftada ilk defa Risale'i Nur'u görüp ne kadar istifade ettiğini gösteren bir zatın tebliğini burada paylaşıyoruz. Mustafa Sungur ağabey bu tebliği derslerden sonra çok okuturdu. 

 

SON TEBLİĞ İLE HİTAMUHU MİSK

Son oturumun son tebliğ sahibi, Abdülfettah Cemal idi. 

Abdülfettah Cemal kimdir? Abdülfettah Cemal; Yemen'in Hindistan Kültür ataşesidir. Aslen Kafkasyalıdır. Yatsı saatlerine yaklaşan bir zaman dilimi içerisinde başladığı tebliğinin başlığı: 

"Nursi'nin bakış açısına göre Kur'an'ın güzelliği..." Bu başlık altında takdim ettiği geniş muhtevalı tebliğine kısaca şöyle başladı:

"Doğrusu Ben, nereden başlayacağımı bilmiyorum. Zira biliyorum ki, ben; bu meydanların at koşturucusu değilim. Hakikatı söylemek gerekirse, bundan tam bir hafta önce, önüme Dokuz cilt ve 6000 sayfalık Nur Külliyatı kondu. Ve benden bu konuda bir hazırlık yaparak, sonunda otuz dakika gibi kısa bir sürede bu hazırlığı sıkıştırmam istenildi. Evvela, 3 esaslı bir hususu arz etmek isterim. 

İslamdan önce ve sonra gelen bilumum Felsefecilerin üzerinde ihtimamla durdukları üç temel nokta vardı. Bunlar:

    • Kainatta hakikat-ı mutlaka nedir?

    • Hikmet-i vücud ve gayesi nedir?

    • İnsan nedir ve bu kainatta üstlendiği rol nedir?

Ve bu üç nokta etrafında dolaşarak, tasavvur edilen "El-Medinetül Fâdilah" yani, "Mükemmel Hayat"ı keşf etmeye ve o mutlak kemalat ve güzelliğe ve o saadet ve mutluluğa ulaşmaya çalışmışlardır. Felsefeciler, bu saadeti maddede aradılar. Maddiyatta, yani; malda, parada, eşte, evladda, zinette, saltanatta, şöhrette aradılar. Ama hakiki cemal manasını taşıyan o beklenen saadeti hiç birisinde bulamadılar. Bu defa bir nokta ortaya çıktı. O da; 'hulûd' dediğimiz Ebediyet, yani sonsuzluk... o da elde mevcud olmadığına göre en nihayet dediler ki: 'Kainatta, bil'asale, yani hakiki olarak güzellik, cemal, mükemmeliyet diye bir şey yoktur. Bu görünen güzellikler, kemalat ve cemallerin umumu, farazi ve nisbî şeylerdir. Bunların bir hakikatı yoktur.' Halbuki, Nursi; bakın ne diyor:

'....Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzât ve Sâni'-i Zülcelal'in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir....'

'....İşte kâinatta hakikî maksad ve netice-i hilkat istikra-i tâmme ile isbat ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esastır ve hakikî maksud onlardır....'

'....Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde, bu fevkalâde cazibedar cemale ve güzelliğe bak ki; bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki; her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zînetlerle güzelleştirmiş. Evet nihayet derecede hüsün ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanın güzel cilveleriyle, kâinatın herbir nev'i, hattâ herbir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki; Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî demiş: Ebediyete gelince, 'O varsa her şey var.' Yani; Varlık onunla.. vücud da onunla.. '

    • Bediüzzaman, her şeyin üzerinde Esma-i Hüsnanın tecellileri olduğunu ve sadece her güzelde değil, her şeyde bir güzellik olduğunu ancak, bu güzelliğin kendilerinden olmayıp, belki Mutlak bir cemal sahibinden aks ettiğini ifade ederek bu meseleyi en açık şekli ile halleder. Hatta Nursi'nin nazarına göre: kainattaki cemal, nihayeti olmayan bir cemaldir. 

    • Ben Nurlar bahçesine girdiğimde; kendimi, meyveleri başıma yağmur gibi yağan bir bahçeye girer gibi gördüm. Meyvelere ben gitmiyorum, adeta meyveler üzerime yağıyor gibi bana geliyor. 

    • Bediüzzaman; kavlen ve fiilen ve hakikaten Bediüzzaman'dır. Bir yandan Ona hikmetli ve aydınlık bir yolu gösteren Hakîm ismi imdadına gelirken, diğer yandan da, Onu hüzün ve gamlardan kurtaran Rahim ismi yetişiyor. 

    • Onu karanlık bir köye gönderdiler. Ancak, nasıl ki, bir şehre elektrik telleri ile elektrik bağlanıp bir anda yakıldığında bütün şehir de bir anda nurlanır. Aynen öyle de, Nursi'nin kalbine berk vuran Kuranî ayetler, şehrin bir anda aydınlandığı gibi, bir anda etrafı aydınlatmaya başlamıştı.

Artık Nur alev almıştı. Ve hakikat-ı İman olan hakikat-ı Nur ona açılmaya başlamıştı. Cenab-ı Hakk, Nur; Peygamberimiz Nur, Kur'an Nur, sure-i Nur, Ayet-i Nur, artık Nursi'nin hayatı asla bir karanlık değil, baştan başa Nurdu."

Hiç umulmadık bir tebliğ ile, panelin tam bir "hitamuhu misk" manasında tamamlanmasına vesile olan Abdülfettah Cemal, nazarları 7 saatlik bir yorgunluğa rağmen dinç ve canlı tutmayı becermiş ve İhsan Kasım'ı dahi hayrette bırakacak bir tebliğ takdim etmişti. Hatta, tebliğini tamamlamasına rağmen, oturum başkanının dahi bu güzel tebliğe dalmasına sebeb olmuştu. 

Yatsıdan sonra dağılan kalabalık dinleyici kitlesi ile tamamlanan bu panelden sonraki günlerde Yemen'in muhtelif radyo, TV ve gazetelerinde ve özellikle 'El-Sakafiyah' mecmuasında yapılan neşriyatlar, Necib Mahfuz'un ifadesi ile "Apaçık bir feth-i mübinden başka bir şey değildi."

Daha sonra biz, yukarıda bahsi geçen Ebubekir El-Adeni El-Meşhur'un talebelerinin davetlisi olarak, Yemen'in güney kıyılarında bir sahil şehri olan Aden şehrine geçtik. Eski Güney Yemen'in başşehri olan ve son devirde nice mezalime şahitlik eden bu şehirde bizi ağırlayan ve medreselerinde misafir eden El-Danberi ve arkadaşları gecenin geç saatlerine kadar İhsan Kasım ile uzun uzun sohbetler ettiler. Bir şevk menbaını andıran El-Danberî ve arkadaşları, şimdilerde şevkle Risale-i Nur'u okuyorlar ve Cuma hutbelerine varıncayakadar her yerde Risale-i Nur'u okuyup okutuyorlar. 

Aden'den sonra tekrar başkent San'a'ya döndük. 14 Ocak'ta Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nin Tıb Fakültesi Konferans salonunda, Rektör Prof. Dr. Davud Abdülmelik Yahya rehberliğinde yaklaşık 2 saat süren bir konferans verildi. İhsan Kasım Es-Salihi, Hz. Üstad Bediüzzaman'ın kısa bir hayat tarihçesini ve Risale-i Nur'un mahiyet ve lüzumunu ve bu asırdaki rolünü arz eden konuşmasından sonra, Mustafa Sungur Ağabey de Hazreti Üstadımız'dan hatıralarla teyid ettiler. Sonunda yaklaşık 25-30 dk. süren bir sual cevab faslı oldu. Ve bu fasıldan sonra toplantı son buldu.

Bu arada, İman Üniversitesi Rektörü Abdülkerim El-Zindani ile görüşüldü. Daha evvelden kendisine Nurlar takdim edilen muhterem hocamızdan, çok yakında Üniversitede yetişen genç talebeler arasında Said Nursi ve Risale-i Nur üzerine doktora ve mastır çalışmaları yapılacağı sözü alındı.

Türkiye'ye döndüğümüzde, Necib Mahfuz bizi telefonla aradı ve şöyle dedi: "Ben şimdi artık ne yapacağımı bilmiyorum. Yemen'in dört bir tarafından telefonlar geliyor, herkes Üstad'ı soruyor. Israrla ve şiddetle kitab isteyen Necib Mahfuz şöyle diyordu: "Beni, Yemen halkı için misal alabilirsiniz. Nasıl ki, ben, bu kitabları okuduktan sonra imanımın lezzetini yeni baştan yaşadım. Ben inanıyorum ki, her bir Yemenli de benimle aynı konumdadır. Onun için, siyaset, tefrika ve tenfirden uzak bu Kitablara umum Yemen'in ihtiyacı var."

Ömer Şahin 5 yıl

Mü kemmel muhteşem maşAllah