Mehmed Kırkıncı hocaefendi anlatıyor:

ÜSTAD’I ZİYARET ÂNI

Salon oldukça sade idi. Yere serilen halılar, tahta zemini bile tam örtmemişti. Oturacak tahta bir divandan başka bir şey yoktu. Duvarlar çıplaktı. Fakat sultan saraylarında bile bulunmayan derûnî bir hava vardı, huzur vardı. Bütün yorgunluklarımı unutmuştum.

Kapı hafifçe aralandı, gönlümün semasına nurlu bir dolunay doğmuştu.. Bediüzzaman teşrif buyurmuştu. Ayağa fırladık, ellerini öptük. Tebessümle “hoş geldiniz” dedi. Oturduk, Tâhirî Ağabeye okuması için yolda yazdığım mektubu verdi. Tâhirî Ağabey “Üstadımızın Cihan Harbinden önce Erzurum’a geldiğini, bir ay Kurşunlu Câmiinde kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu” söyledi. Sonra mektubu okudu. Üstadımız mütebessümane dinledi ve duada bulundular. Daha sonra Üstadımız Ankaradan getirdiğim Sözler formasını sürurla çevirmeye başladı. Bize dönerek “Risale-i Nur’lar, çok yakın bir zamanda baş tacı olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırları altınla yazılacak, radyo dili ile bütün dünyaya neşrolunacaktır…” diye işaretlerde bulundu. Daha sonra Risale-i Nurları okumanın ehemmiyeti üzerinde konuştu, nazarları eserlere tevcih ettiriyordu. “Uzaklardan buralar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nurları okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Sizlerin hiç olmazsa yol paranızı vereyim” dediler.

Üstad’ı dikkatle dinliyor, kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi nezaket ve nezahet içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi. O’ndaki nûranî letafet, gönlümü feyziyle vecde ve ruhumu şevkiyle ihtizaza getirmişti. Yaşına rağmen delikanlı gibi zinde idi. Yorgunluk eseri görünmüyordu. Rengi hafif pembe, boyu ortanın üzerindeydi. Zarif bir endamı vardı. Dudaklarında letâfetli bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Ensesinden ve şakaklarından aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekmişti.

Formayı “Zübeyr oku!” diyerek uzattı. Zübeyr Ağabey edeble alarak okumaya başladı. “Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nûr nâr, iman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsarlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima…” Okunan bu parça, sanki benim az önce sokaklardan geçerken yaşadığım hâlet-i rûhiyeme, suallerime ve istifhamlarıma kerametvârî bir cevap olmuştu. İçim tarifsiz bir heyecana kapılmış, hissiyatımda coşkun dalgalar husûle gelmişti.

Üstad daha sonra bizlere müteveccihen “Risale-i Nur, yalnız cüz’i bir tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor…” gibi mektublardan okuttu. Sonra Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek tâltif buyurdu. Selâm vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddî-mânevî varlığımı da peşinden sürüklüyordu.

a mecit 4 yıl

Fil Eti Yediniz mi?
Yazar: Mehmed Kırkıncı, 03-7-2010
1980 ihtilâlinin üçüncü veya dördüncü günüydü. Akşam Üniversite talebeleriyle Risala-i Nur dersi yaptık. Dersten sonra çay içerken etrafıma göz gezdirdiğimde herkesi endişe ve telâş içerisinde gördüm. Sebebini sordum. Onlar da:

“Hocam bazı örgüt evlerinin basıldığını, anarşiye karışan talebelerin tutuklandıklarını ve hapse atıldıklarını duyduk. ‘Acaba bize de bir zarar gelir mi?’ diye endişe duyuyoruz.” dediler.

Bunun üzerine ben de onlara latife olsun diye “İçinizde fil eti yiyenler var mı?” diye sordum. Sorumu hayretle karşıladılar ve bir cevap vermediler. Ben devam ettim:

“Biz fil eti yemedik ki korkalım.” Talebeler merak ve hayret içinde hiç konuşmadan yüzüme bakıyorlardı. Yüzlerinde istifham izleri beliriyordu. Ben de onların meraklarını iyice tahrik etmek için hiç konuşmadan çayımı içmeye devam ettim. Heyecanları doruk noktasına gelince onlara “Hayatü’l Hayevân” isimli kitapta okuduğum şu hikayeyi anlattım:

“Bir