‘Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber’ be Kırkıncı Hocam!

26 Şubat 2016 Cuma 07:19

Kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Bakara 156)”.

Küllü nefsin zâikatü’l-mevt (Ali imran 185)”.

Son yazımda “Kırkıncı Hocam’dan mesaj var” diyerek size ilettiğim ve sizin de beğeni ile okuduğunuz Doğunun manevi fatihlerinden ve silsilenin altın halkalarından Mehmed Kırkıncı Hocam, çarşamba akşamı Rahmani Rahîmine kavuştu. 

1977’den beri tanıdığım ve zaman zaman o buram buram Erzurum kokan tatlı şivesi ile feyz ve bereketli sohbetlerinden katre misali istifade edebildiğim günler daha dün gibi hafızamda canlandı.

Çevresini saran gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzleri nurlu, gönülleri huzurlu ilim halkalarını oluşturan nur talebeleri, bugün Türkiye’nin ve Dünya’nın her köşesine dağılmış, Rahmetli Hocamdan aldıklarını, genç nesillere aktarmakla mesul ve meşguller.

Ülkenin başı her sıkıştığında, mutlaka bir çözüm önerisi ortaya koydu.

On iki Eylül darbesinden sonra sivil anayasa için çırpındı ve bir de taslak sundu.

Rahmetli Özal’ı bağrına bastı. Çünkü o bir demokrasi aşığı idi.

Ama bu bildiğimiz kendine demokratlardan değildi. O ali bir toplum demokratı idi.

28 Şubat fırtınasında kervanı ile birlikte dimdik ayakta kaldı.

Fırtınadan sonra gelen baharda, On birinci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ü, Cumhurbaşkanımız Recep Tayip Erdoğan’ı ve son olarak da Başbakanımız Ahmet Davutoğlu’nu bağrına bastı.

Nefsini, Erzurum’un eksi 40 derecelere varan soğuğuna rağmen “enaniyet havuzunda” eritebilmeyi başaran nadir kahramanlardandı.

On-on iki yaşlarında adını duyduğu ve eserleri ile gönül dünyasını aydınlattığı Üstad Bediüzzaman’la Isparta’daki ilk karşılaşmasını, “mavera-i ufuktan gönlümün semasına bir bedr-i münir doğdu” diyerek yaşamıştı.

Üstad’dan dinlediği ilk dersi hiç unutamadı. O derste Üstad Bediüzzaman Nur yüzlü talebelerine iç âlemine şöylece seslenmişti;

Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır”.

Bu dersten aldığı feyiz ve heyecanla, Dadaşlar diyarı Erzurum’da hizmet kervanının başına geçerek, Batıdan gelen  şerlere karşı, Doğudan on binlerce hayırlı erler yetiştirip sipere gönderdi.

Bugün Türkiye’nin her üniversitesinde onun tedrisatından geçmiş bir “dava eri” bulmak mümkündür.

Doğduğu topraklarda ebedi yolculuğuna çıkan Hocam, zamanının önemli bir bölümünü Erzurum’un dışında geçirmiştir. İlerlemiş yaşına rağmen, onu kâh İstanbul’da, kâh Antep’te, bazen Trakya’da bazen Diyarbakır’da görmek mümkündü.

Bu seyahatlerinin bereketi ile “Risale-i Nur’un feyzi bütün Anadolu’yu sarıyor, Anadolu da Risale-i Nurlara bağrını açıyordu (kendi dilinden)”. 

Yalnızca biz Müslümanların değil, aynı zamanda gayri Müslimlerin de “Hak davaya kazandırılması” için maddi manevi hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı.

Yaşadığı fırtınalı dönemlerde birileri toplum mühendisliği yaparken o insan mühendisliğini benimsemiş, binlerce talebe yetiştirerek Ülkemizin ve  Alemi İslam’ın geleceğine hediye etmişti.

Ne var ki, “o da bir nefis sahibi idi” ve göç vakti gelip çattı.

Çok sevdiği ve birkaç defa da görüştüğü Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden gönüllerimize düşen “Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber”mısraları sanki Kırkıncı Hocamda hayat bulmuştu.

Nihayet, 1928 yılında aldığı ilk nefesini, 88 yıl sonra 24 Şubat gecesi son kez vererek berzah âlemine göç eyledi. 

Allah (cc) rahmet eyleye...

Şüphesiz, onun ölümü, âlemin ölümüydü!

Talebelerinin başı sağ olsun...

Milletimizin başı sağ olsun...

Âlemi İslam’ın başı sağ olsun...

Ruhun şâd mekânın Cennet olsun be Hocam...