NAZARA TENEZZÜL EDİP HARAMA BAKAN BİR MÜ'MİN, AMELİNİ GÜN BE GÜN YER MAHVEDER. SONRA KORKARIM Kİ; O ADAMIN AKİBETİ ELİM OLA...
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ilk talebelerinden Molla Hamid Ekinci Ağabeye: “Nasıl küçük bir ateş ormana yayıldığında yavaş yavaş o ormanı yakar mahveder, bitirir. Nazara tenezzül edip harama bakan bir mü’min, amelini gün be gün yer, mahveder. Sonra korkarım ki o adamın akıbeti elim ola!” demiştir...
Mustafa Sungur Ağabeyin nakline göre, yıllar sonra bir gün bir münasebetle şöyle der: “Kardeşlerim! Ben, gençliğimde İstanbul’da on sene kaldığım zamanlarda hiçbir kadına bakmadım.” Gerçekten de Hazret-i Üstadın takdire şayan ve harikulade izzetli ve iffetli duruşu ve takvada herkesten ileri oluşu dikkat çekicidir...
Üstad Bediüzzaman, bütün İslâm mücâhidlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir. Yani, cihad ile ubudiyet ve takvayı beraber yapıyor, birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor. Ubudiyet, zühd ve takvada da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedaîsi ve Kur’ân-ı Hakîmin muhlis bir hadimi payesine yükselmiştir...
“Cihadın en faziletlisi, kişinin kendi nefis ve hevasına karşı mücahede etmesidir” hadis-i şerifine dayanarak Zübeyir Ağabeyin ifadesiyle, Her Nur Talebesi takvası, şefkati ve duâsı ile manen yağmur gibi olmalıdır. Takva sahibi oldukça, sözün müessiriyeti artar. Fakat takva azaldıkça lâfızlar kalpten çıkmaz, ıslatsa ıslatsa dili ıslatır, kalpten gelmez. Onun için manevî hayatın temiz ve tahir olması şarttır.”  Bu yüzden takva zırhını giymek ve onu esas almak gerekmektedir...
Bu durumda, imandan sonra esas tutulan takva, mü’min bir insanın, bilhassa bir Nur Talebesinin üzerinden çıkaramayacağı manevî bir zırhı olmalıdır. “Risâle-i Nur şakirtleri, bu zamanda en büyük vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir.”  Çünkü “Arz, takva üzerine tesis edilmiş bir mescid hükmündedir.”
Günümüzün yoğun günah atmosferi içerisinde mânen ağır yaralar almamamız ve ahiretimizi kurtarmamız gerekiyor. Çünkü “Madem, her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede, yüzer günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüzer amal-i salih işlenmiş hükmündedir” ve “Takva böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkiyle, yüzer vacib işlenmiş olur.” Yani, günümüzün ağır şartları altında takvayı esas almakla, hem vacib seviyesinde amel-i salih işlemiş, hem de az bir amelle çok amel yapmış sevabı kazanmış olunacaktır. Böylesine büyük bir fırsat ve imkâna vesile olan takvaya dört elle sarılmak her akl-ı selimin gereğidir...
“Bu ahirzaman fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, taife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu hadisin rivayetlerinden anlaşılıyor. Ve bu cazibedar fitne çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebâir ile yaralıyorlar." Günahların daha çok göze hitap ettiği ve gözden girdiği günümüzde, göze hâkim olmak yani, harama bakmamak son derece büyük manevî bir cihaddır. Zira “gözü, gözün yaratıcısı olan Rabbimizin izni ve rızası haricinde kullanmak, mânen gözü kör etmek demektir.” 
Takvayı esas almak yani; ”feraiz-i diniyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk eden ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttaki Müslüman” olmak ve “Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz, dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi cehennem kapılarını açacak çirkin surete çevirmemektir.” Bunun ana başlığı ve özeti ise; “farzları yapan ve kebairi işlemeyen kurtulur” ifadesidir...
Bu itibarla, “insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvasıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.”  Veya “Bu müthiş düşmanlarımıza karşı zırhımız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperimiz, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhımız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiye ye ilticadır.”
:
Murat 4 yıl

Amin