ÇANAKKALEDE ALBAY HACI HULUSİ YAHYAGİL 

Hulusi Bey, 26 Temmuz 1915'te adına "melhame-i kübra" dedikleri Osmanlı'nın ölüm-kalım savaşı olan Çanakkale Savaşı'na katılır. 
Hulusi Bey, Anafartalar Conk Bayırı Muharebesi'nde 25. Alayın 10. Bölüğüyle savaşın en yoğun çarpışmalarında bulunur. 
İstanbul'dan getirilen topların cepheye taşınması için düşmanın göremeyeceği ormanlık ve patika yollar seçilir. Atlarla çekilen ağır toplardan biri bataklığa saplanır. 
Atlar ne kadar hamle yapsalar da bir türlü topu saplandığı yerden kurtaramazlar. Derken Hulusi Bey, devreye girer. Birliğinde bulunan "Destan" isimli atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insanla konuşur gibi atın boynuna sarılır, "Destan, haydi yavrum, bu din işi, iman işi, vatan işi, göreyim seni!" der. Atlar son bir kez dehlenir, kırbaçlanır. Büyük bir hamleyle top saplandığı yerden kurtulur. Ama Destan, yaptığı hamle sonunda cansız yere serilir. 
Zira takatinin üstünde gösterdiği gücün sonunda hayvancağız çatlayarak ölmüştür! Hulusi Bey Çanakkale Savaşı sırasında yaralanır. Bu sahne de çok ibretlidir.
 Conk Bayırında siperdeyken yaralanışını şöyle anlatır: "Birçok çıkarmalar yapıldı. O zaman harbe giderken pilav yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. 
30 Mart 1915'te Seddül-bahr'e gelmiştik. Çanakkale'nin, Anafartalar'ın, Conk Bayırı'nın dinç fırkasıydık. Süngülü tüfekle 'Allah Allah!' diye gidiyorduk. Anafartalar Muharebesi'nde Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla gazi olduk. 
Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa teyemmüm edilecekti. 8 Ağustos 1915'te yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Yaralandığım gece Kadir Gecesi'ydi. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. 
Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen, 'Silahla bir kaçını temizleyeyim' dedi. Siperdeyken, düşman cephesinden gelen kurşun sol yanağıma isabet etti. Elimi yüzüme attım, baktım kanıyor. Bir kurşun da köprücük kemiğimi ikiye bölerek kalbime doğru bir buçuk santimetre kadar ilerlemiş. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum tam işlemiyordu. Üstümde yepyeni bir paltom vardı. Kandan, üzerinde elle tutulacak bir yer kalmamıştı." 
Hulusi Bey, cephede bir ara aşırı kan kaybından şuurunu kaybeder. Doktorlar, genelde ağır yaralılarla meşgul olup zaman kaybetmek yerine, kısa tedaviyle cepheye sürebileceklerle uğraşmayı tercih eder. 
Bu da ölüm-kalım savaşının bir gereği olsa gerek. Bu yüzden Hulusi Bey, "Bununla uğraşmaya değmez, hayata döndürülmesi zor!" diye ölüler ve ağır yaralılar arasına atılır. 
Hulusi Bey, kendine gelir gelmez, karşısında duran Fransız doktora Fransızca olarak, "Allah'ın izniyle ben ölmeyeceğim!" diye bağırır. Bunun üzerine ölüler arasından alınıp önce Biga'da, daha sonra İstanbul'da tedavi altına alınmak üzere gönderilir. Tedavisi yaklaşık beş ay sürer. Ocak 1916'da tekrar cephedeki birliğine döndüğünde üç gün sonra zafer ilan edilir.