İktisat kahramanı

Alimin ölümü alemin ölümü gibidir. Bediüzzaman Said Nursi'nin talebeliğini yapan Erzurumlu Mehmet Kırkıncı Hoca ile Said Özdemir hocanın vefatları arka arkaya geldi. Bu hafta içinde iki kıymetli insanı asıl mekanlarına uğurladık. Allah ikisine de rahmet etsin. Mehmet Kırkıncı Hoca'yı 12 Eylül 1980 darbesinin öncesinde Hikmet Pırıltıları adlı eseriyle tanımıştım. Kaderi basit ve kısa o kadar güzel örneklerle anlatıyordu ki çarpılmıştım. Risale-i Nurlardan ilham alarak yazılan bu eseri özellikle kader konusunda kafası bulanık olanlara şiddetle tavsiye ederim. Söz, Risale-i Nur'lardan ve talebelerinden açılınca Bediüzzaman Said Nursi'yi anlatmamak olmaz.* Onun iktisat, kanaat hakkındaki düşünceleri ve yaşantısını bilmeden onu tanımak zor. Az uyuyan, çok çalışan; az yemek yiyen, kendinden çok başkasını düşünen bir adam. En zengin biri gibi yaşayabilecekken, en fakir bir insan gibi yaşamayı tercih eden bir alim. Zaman oldu, açlığa, fakirliğe kanaat getirdi; ama, kimseye el açmadı, yüzsuyu dökmedi, kimseden yardım dilemedi, kimsenin minneti altına girmedi. Ne zekât aldı kimseden, ne de sadaka. Hediye kabul etmezdi. Yemek için yaşamıyor; yaşamak için yiyordu. Onun bütün hayatı, yine kendi ifadesi olan 'Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam' gerçeğiyle uyumluydu.* Kendisi ve bilhassa talebeleri, dışarıdan alacakları yiyecek ve içecekleri kimsenin göremeyeceği şekilde taşıyıp eve getirirlerdi. Tâ ki, o nimetin üzerine kimsenin nazarı düşmesin, onda kimsenin gözü kalmış olmasın. Hatta, fırından bir ekmek aldıracak olursa, onu da kimsenin gözüne görünmeden torbanın içine konularak getirilmesini tembihlerdi. Bize de ölçüdür: Göstere göstere alışveriş yapıp evine taşıyanların, sokakta yemek yiyenlerin kulakları çınlasın!* Kahvaltı yaptıkları bir gün, eline bir parça ekmek alıp, talebesine şunları söyler: Hüseyin, bak kardaşım. Birisi seninle bir dilim ekmek paylaşırsa, yahut bir elmayı bölüşürse, eğer yarıdan fazlasını kendine alırsa, o kişiyle sakın arkadaşlık yapma. Çok ince ve önemli bir ders!* Talebesi anlatıyor: Bir defasında bir obaya gittik. Yaşlıca bir çoban bizi görünce, elpençe divan hürmetle selâma durdu. Üstad, ona şöyle dedi: 'Çoban efendi. Bu civarda on iki gün kadar kalmak istiyoruz. Bize kendiliğinden yağ, peynir, et, süt falan vermeyeceksin. Şayet ihtiyacımız olursa, senden parasıyla alırız. Şimdilik bizim kendi malzememiz var.' Oysa, yanımızda sadece büyükçe bir tas bulgur ve yarım bardak kadar da tereyağı vardı. Ve tam on iki gün boyunca bunlarla idare ettik. 12 günde 2 kişinin yediği: Bir tas bulgur ve yarım bardak tereyağı. Şimdi, bir tas bulgur ve yarım bardak tereyağını bir kişi bir günde tüketiyor* Nasıl yaşıyorsun diye soranlara şöyle derdi; “Ben, iktisat ve bereketle yaşıyorum. Günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz.” “Altı aydır, otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş.” “Ramazan'da, üç ekmek, bir kıyye pirinç bana kâfi gelmiştir. Hattâ o pirinç, on beş gün Ramazan'dan sonra bitmiştir.” “Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, hergün ekmekle beraber yemek şartıyla, kâfi geldi.”* Said Nursi başkasına iktisatlı davranmayı öğütleyip kendisi uymayan sözde alimler gibi değil. İktisatın ne olduğunu hem en iyi anlatan, hem de en iyi yaşayanlardan biri. Yazdığı eserlerden gelen teliflerle geçindi. Ne kimseden para ve hediye kabul etti, ne de özel işlerinde kendisine hizmet ettirdi. Hayatının üçte biri hapiste, geri kalanı da sürgünde geçti. Çileli geçen hayatı yüzünden uyamadığı iki sünnet vardı: Evlilik ve sakal. Siyasetle tek ilgisi onlara mektup göndererek uyarmaktan ibaretti. Şanlıurfa'da bir otel odasında öldüğünde üzerindeki elbisesi, saati, pusulası ve kullandığı birkaç tabak çanak dışında maddi hiçbir şeyi yoktu. Bıraktığı tek şey 6 bin sayfalık Risale-i Nur Külliyatı oldu. Hayatı buna şahit. 
Hasan baran 5 yıl

25.sözden daha mi güzel açıklamış maşAllah!